chiao salvadores..
Manet
Her zaman heyecanlı bir cumhuriyetçi olan Manet için genç aristokratın öldürülüş biçimi tam bir hayal kırıklığı olmuştur. Bir seneden uzun bir süre boyunca, bu olayı betimlemek üzerinde çalışmış ve o dönemde üç büyük tablo ve bir tane taşbaskı yapmıştır. En sonunda büyük tepkiyle karşılaşan eserini bitirmiştir. Manet, imparatorluğun düşüşü sonrasında bile bu eserlerini Fransa'da satamamıştır. Tabloyu bir süre kendi evinde sergilemiştir. Ressamın 1883 yılında vefat etmesinin ardından, ilk çizdiği eser Boston'a, en büyük tuval Londra'ya, üçüncü çalışması ise Kopenhag'a gönderilmiştir. 1868'de tamamlanan son tablo ise Almanlar tarafından 1909 yılında satın alınmış ve Manheim Müzesi'nde sergilenmiştir. Tablo halen bu müzede sergilenmektedir (Resim 2).
Resim 2. Eduard Manet, Maximilian’ın İdamı, 1867
Modernist sanat ve estetik anlayış kuramsal olarak 1870'li yıllar sonrasında gündeme gelmiş, postmodern estetik tartışmalarının ortaya çıktığı 1960'lı yıllara kadar da egemen anlayış olarak yerini korumuştur. 19. yüzyılın son çeyreğinde sanatı egemenliği altına alan modernist estetik anlayış, kendinden önce varlık gösteren klasik sanatın mimarisine karşı durmuştur. Böylece modern sanat ve modern sanata özgü olan estetik anlayışı, alışılagelmiş estetik anlayıştan köklü bir kopuş olarak kendini göstermiştir. Doğanın olduğu gibi yansıtıldığı dönemlerde sanatçının yaratıcılığı ciddi ölçüde kısıtlanmıştır. Sanatçılar bu durumda ancak kendilerinden önce gelen büyük ustalarının taklidini yapmaktan öteye gitmemişlerdir. Bu nedenle modernist sanat anlayışı, sanatçıların yaratıcı yeteneklerini ancak yerleşik estetik anlayışın dışına çıkararak ve belirtilen öğeleri zorlayarak, değiştirerek ve konuların özgün yorumlanmasıyla ortaya çıkabileceğini savunmuştur.
Modernist sanat anlayışı da, aydınlanma çağı öncesi sanat anlayışı gibi, sanatın gerçeği yansıtması temeli üzerine oturmaktadır. Ancak gerçekçilik, sanatçının o gerçekliği algılaması, yorumlaması ile belirlenmelidir. Bu nedenle modernist sanat anlayışında toplumun ya da insanın aynası olmak yerine sanatçı bireyin öznelliği ile dış dünyaya bakışı, algılaması ve yorumlaması önem taşımaktadır.
modern
Sanatta modernizm, gerçeklik olgusuna yeni ve öznel açılımlar getirmiş, sanatçı da yaratıcılık ve özgünlük misyonuna değer vermiş, yapıt fikirler yarışı içerisinde ele alınmış, izleyicinin yorumu için de bir fikir sahibi olma zorunluluğunu bir şart olarak göstermiştir. postmodern
Postmodernizm, gelenekle yakın geçmişin eklektik bir karşılaştırmasıdır. Postmodernizm hem modernizm devamıdır, hem de modernizmi aşmaktadır. Postmodernizm, modernizmden türemiş bir modernizm eleştirisi ve metamorfozudur. Kaba bir çerçeve çizecek olursak diyebiliriz ki; modernizm edebiyat ve sanatta anlam arayışındayken, postmodernizm anlamı reddeder, anlamın anlamsızlıkla iç içe olduğunu iddia eder. Örneğin; modern bir romanda karakterler kronolojik bir sıralama izleyen bir kurgu içinde yaşarlar. Oysa postmodernist bir romanda olaylar belli bir sıra izlemek durumunda değildir.
Postmodernizme bir bütünlük, birlik kazandırmak imkansızdır. Heterojenlik, çokseslilik, bölünmüşlük kadar, bunların beraberinde getireceği yanlış anlamaları, yanılgıları da onaylayan ve geniş bir meşruluk zemini oluşturan bir tavırdır. Katı yaklaşımların oluşturduğu ideolojik kalıplara karşı olan postmodernist akım, bilgi kuramını tekdüzelikten ve katılıktan kurtarıp daha hoşgörülü ve açık hale getirme uğraşıdır.
Nietzche ve Tanrı
Nietzche’nin yaratıcılık konusunda farklı görüşleri vardır. Tanrı'nın, insanı yeryüzüne acı çekmesi için yolladığına inanır. Nietzsche bunu Empedokles adlı eserinde de vurgulamıştır. Nietzsche'ye göre "Sanatçı Tanrı" kendisini Yunanlı’ya bir model olarak sunar. Onun kendisine bir şekil vermesini, mermerin ya da taşın içinde gizli kalan heykeli çıkarıp, sonra da gerçekleştirilen bu sanat yapıtının tadına varmasını önerir. "Hristiyan Tanrı" ise emredicidir. İnsanın dünya nimetlerinden faydalanması yerine, çile çekmesini ister. "Tanrı'yı yadsıyoruz, Tanrı'nın sorumluluğunu yadsıyoruz ve böylece, yalnızca dünyayı biliyoruz." Nietzsche olaylar sonrası insanların Tanrı'yı suçlamayarak suçu dünyada bulmalarının yanlış olduğunu düşünmüştür. Nietzsche'ye göre geliştirmiş olduğumuz tüm değerler, dünyanın gerçek doğasını görmemizi engellemek amacıyla geliştirilmiş araçlardan başka hiçbir şey değildirler.
Bununla beraber, bu araçlar bizim için dayanılması zor bir dünyayı dayanılabilir kılabilmeye hizmet ederler. Bu hizmet yıllardır dinlerin varoluşu ile de desteklenmektedir. Dinler bize öbür dünya gibi güzel vaatler sunarak, bize bu dünyada yapmamız gerekenleri buyururlar. Bu buyruklar, insanların özgür ve başkaldıran doğasını yok etmeye onları birer sürü parçası haline getirmeye yöneliktir.
ve DADA
ve DADA
ZÜRİH DADA
Dada hareketinin başlangıcında savaş en büyük etken olmuştur. Sanatçılar bu savaşın çıkma sebebi olarak tarihin bütün kavramlarını suçlamışlardır. Dada hareketi, yaklaşık tüm Avrupa ülkelerinden rejim karşıtı aydınların önderliğini yaptığı bir harekettir ve savaşa karşı olmaları, bu aydınları birleştiren en önemli özelliklerdir.
Hugo Ball, Zürih’te bu hareketliliğin başlangıcında büyük rol oynamıştır. Aynı zamanda kabare işletmeciliği de yapan bu çok yönlü sanat adamı ifade biçimleri dahilinde yeni ve karşıt bir şeyler yapmak istemiştir. Dada hareketinin başlangıçları bir anlamda dışavurumculukla çok ilişkili olduğu dönemlerdir.
Dada’nın daha sonraları önemli isimleri olacak Tzara ve Hans Arp gibi isimler Hugo Ball’a destek vermişlerdir. Zürih’te Cabare Voltaire, bu absürd gösterilerin başlangıcının evsahibi olmuştur. Bu dönemlerde Hugo Ball mavi atlılar gurubu ile de temas halindedir. Hugo Ball bir yazısında Zürih Dada hareketlerinde önemli bir isim olmuş, Marcel Janco’nun hazırladığı maskelerin kullanımı ile oluşan oyunlar hakkında şunları söylemiştir.‘’Bu maskeli oyunlarda büyüleyici olan şey onların insanlığı temsil etmesi değil, yaşamdan daha geniş ve kapsamlı olan coşku ve öznitelikleri sergilemesiydi. Çağımızın formundaki ilikleri dondurucu şiddet, burada görünür kılınmıştır’’[2] (Resim 12).
Resim 12. Tristan Tzara – Deniz - 1917
Tristan Tzara, Zürih'teki en önemli dada temsilcilerinden biri olmuştur. Tzara, felsefe okumak için İsviçre'ye gelmiştir. İtalya'daki fütüristlerle ilişkilerinden dolayı kabarenin izlencelerinin çoğuna bildirileriyle katılmıştır. Daha sonra Paris'teki dada hareketini kurmuştur.
Richard Huelsenbeck, Zürih'te toplanmış olan sanatçılarla birlikte yaşamış olmanın verdiği duyguyla, Dada hareketinin bu evresini Dada eine Literariche Dokumentation (Dada, Edebi Bir Belge) adlı kitabında şöyle yorumlamıştır:
Hans Arp, 1916'da tanınmış bir heykeltraştır. Paris'te Picasso'nun çevresinde bulunmuştur. Savaşın başından beri Dada etkinliklerine katılan eşi Sophie Taeuber ile birlikte İsviçre'de yaşamıştır.
Marcel Janco, savaş başladıktan sonra Romanya'dan kaçmıştır. İsviçre'de iş aramakta olan ve aynı düşüncedeki insanlarla ilişki kurmaya çalışan Romanyalı bir ressamdı. Janco, kabarenin çalışanları arasına katılmış ve Emmy Hennigs gibi Dada hareketinin çekirdek kadrosundaki kişilerden birisi olmuştur.
PARİS DADA
1919’da Picabia, kendi çıkardığı dergi olan 391’in 8. sayısını Tzara’ ya göndermiştir. Picabia, Tzara’ın kendisiyle birlikte Paris’e gelmesini istemiş, Tzara bu teklifi kabul etmemiştir. Picabia’ nın Paris’e gitmesiyle Zürih Dada ikiye ayrılmıştır. Bunlar;
Paris Dada için sonraları Breton’un şair Peret’i kışkırtması ve Tzara’nın buna karşıt olması Dada’yı bölmüştür. Bu bölünmede sanatçıların tavır değişimi ve içlerinde bulundukları durumları yüceltme isteği, Tzara ve belirli Dadacılar tarafından kabul görmemiştir. Dada hareketinin etkisinin azalmasında sanatçıların bireysel hareketliliği de sebep olmuştur. Arp, kişisel sergilerini daha sıklaştırmış, Breton, kendince kararlarını grup üzerinde yoğunlaştırmış, sanatçılar Dada’nın ve savaşın verdiği huzursuzluktan bölünmüşlerdir. Fakat Paris Dada hareketi dönemin sosyolojik yapısı açısından önemini göstermiştir. Breton ve Tzara eylemsel ve kavramsal olarak bazı açmazlara girmişler ve Dada ile Sürrealizmin yolları ayrılmaya başlamıştır
NEW YORK DADA
1915’te I. Dünya Savaşı’ndan kaçan Marcel Duchamp ve Picabia New York’taki Dada’nın öncüleri olmuşlardır. Zürih Dada ile aynı zamanda New York’ta, Duchamp ve Picabia çalışmaları ile Dada hareketlerini desteklemişlerdir. Zürih Dada’ya nazaran Paris Dada ile olan ilişkilerinden dolayı New York’ta Dada daha hızlı yayılmıştır. Burada alıcı statüsü Dada’yı önce bir oyun olarak algılamış, daha sonra kavramsal değerlerini önemsemiştir. Duchamp kendisini New York’da daha rahat ifade etme imkanı bulduğunu söylemiştir. Çünkü Avrupa’daki köklü sanat anlayışının aksine Amerika’da sanat yeni yeni olgunlaşmaktadır ve fikirsel açıklık ağırlık kazanmıştır. Dada, New York’ta daha da ilerleyen dönemlerde var olacaktır
Karşıt sanat etkinlikleri olarak tamamlanan bu nesneler, gerçekte başlı başına bir fenomen olmuştur. Marcel Duchamp’ın öncülüğünde gelişen New York Dada hareketleri, bugüne dek süregelen evrensel itibarını elde edinceye kadar çözümlenememiş ve yanlış yorumlara neden olmuştur. New York’ta Dada hareketleri Avrupa’da olduğu gibi başlangıcında sanatsal bir akım değil, toplumsal bunalımlara bağlı olan bir ruh durumu ya da bir çeşit akıl hastalığı olarak görülmüştür. Halk bunun, yalnızca bir eğlence ya da oyun olmadığını anladığında, bu konuda bilgisiz kalışının gerilik olarak yorumlanabilecek çok kötü bir durum olduğunu anlamıştır. Diğer sanat akımlarında olduğu gibi Amerika’da (özellikle New York’ta) Dadacılık, bu tür nedenlerle toplumun yadırgamadığı bir akım durumuna gelmiştir. Amerikalılar, uygarlığın en tehlikeli sorunlarından birinin bilicindeydiler. Uygarlığın yıkıcılığa eğilimli olduğunun ayrımına varmışlardır. Bu nedenle tüm kültürel değerleri yerle bir etmeye kalkışan bir avuç yazar ve ressamın cüretine büyük hayranlık duymuşlardır.
Postmodernizm en hızlı bu ülkede kendini göstermiştir. New York, Dada sonrasında Duchamp ve konuştukları üzerine gelen ‘Sanata neler oluyor?’ eleştirileri de bu akımı canlı tutmuş ve bununla alakalı çok söylem gelişmiştir. Özellikle modern sanat ile ilgili Rudolf Arnheim ve sözleri dönemi için önemli saptamalardır.
Bu paragrafın anlatım biçimi olarak Dada’nın da altyapısını oluşturduğu postmodern dünya eleştirilmektedir. Sanatçıların duyarsız olmaları durumunu Arnheim bir anlamda da yapı güçsüzlüğü olarak değerlendirmektedir. New York Dada hareketi ve 20. yy sanatının önemli olayları için bir vitrin olmuştur. Duchamp’ın sanat hayatına kattığı Ready Made’ler Amerika ve dünya sanatında teknik olarak da değişimler getirmiştir.